Karşımda düşük bütçeli son kullanım tarihi geçmiş bir türk dizisi oynuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Uzun boylu bir kadın başını ellerinin arasına almış, karşısındaki adama gitmesini söylüyor. Adam gelip yanıma oturuyor. Eski bir arkadaş diyor. Sabah oluyor. Yüksek bütçeli filmlerde bile göremeyeceğiniz sahneler. Filmleri bütçelerine göre ayrıştırıyorlar. Ellileri ellilere. Telefonlar çalıyor. Ameliyat olsa da ölecek, olmasa da. Her şeye hazırlıklı olun, diyor. Allahım diyorum, neler oluyor. Küçük bir bezeyken oynayıp durduğum şey kolumun altında iltihaplı bir yaraya dönüşüyor. İçine atıyorsun, atma. Eğer tam da şu anda balkonumun bittiği yerden bir deniz başlasaydı, kendimi ona bırakır ve bir daha hiç geri dönmezdim.
“Gövdesinden bir eski tütün kokusu yayılıyor. Nefes aldıkça, çikolatanın tatlı kokusu, tütün kokusuna karışıyor.”
Eski kadınların gölgeleri uzun olur.
Beni bağlıyorlar, beni bir dut ağacından sallıyorlar.
Patlak lastiği su dolu leğene sokunca, sorguda işkence yapanlar gibi hissederim kendimi. Lastik, baloncuklar çıkararak bir şeyler itiraf eder, ne dediğini de anlamam. Boş koltuğun kararlı fakat diyaloğa açık duruşunu seviyorum. Yastığı kabartmak için pat pat vuran kadına “Zorla güzellik olmaz” demek istiyorum. Erişte öyle geleneksel bir şey ki triticum kaynaklı olup gluten içermesine ve lipoksidaz aktivitesine inanasım gelmiyor. Üzüm sevmem. Bağını sormak ve bağcıyı dövmek gibi angaryalar için fazla üşengecim. Masa lambam feci alıngan. Hatırını soruyorum cevap vermiyor, hep başı önde, hep bir tafralar. Kitap ayracı biçiminde düğün davetiyesi aldığım gün Erkekler İçin Boşanma Davasında Donu Kaptırmamanın Yolları adlı kitabı okuduğumu damada söylemedim.
Bahadır Cüneyt Yalçın
Babasız kuşlardık kafeslerde. Senin göğsünün kafesinde sevgilim, ikimize yetecek kadar nefes vardır. Çıkar onları ve koy masaya. Dokunan ellerine al onları. Kirpiğim dağılıp savrulan bir karahindibadır. Bunlar senindir. Bunlar köy ekmeği kokusudur. İşte bütün bunlar bunlar, olacak işler değildir.
“Bu çocukluğun var ya, hiç yitirme onu, bazıları yitirmezler. Sen öyle bir çocuğa benziyorsun.”— Tomris Uyar- Temmuz’dan (via kucuk-seylerin-tanrisi)
(Source: aycatms)
Bir tanesi kırılıyor ve yedi tane oluyor. Yahut yedi tanesi birleşip bir ediyor. Aklım almıyor. Işık kaynağı olmak mesele, renk seçimi gereksiz. Uyku kaynakları çoksa, oradan mı ithal ettik yoksa oralara mı ihraç etmeliyiz. Hayat gidiyor. Geçip gidiyor mu öylece, istediğim gibi? Orada gece oldu mu? Ne önemi var. Çok sorunun ne önemi var? Neyin önemi var?
Boşlukları iliklerimle doldurdum. İliklerime kadar bomboş kaldım.
Sevmekten geldim, yorgunum.
Bana kalırsa en kötüsü, işten geldim yorgunum deyip ayaklarını yıkatan adamların kadınları olmak. Hayır, bunun adı feminizm değil. Bunun adı testesteron.
Buralarda dolansın.
Derimin altında taşıdığım bir şeyden zorla ayrıldım. Beni götürün. Şuradan götürebilirsiniz, bakın. Beni şuradan alıp oraya bırakın. Yeter ki buradan götürmeyin. Suyun altına sokun. Mesele oksijense, emin değilim; sizinle hijyen tartışmayacağım. Sağlıklı yaşam, tütsülü ayinler. Demirden korkan hayaletler, gümüşten korkan kurt adamlar ve tahta kazıklı vampirler. Bütün bu fantaziyi yaratanın canı cehenneme. Burada seninle oturup basamak çıkmayacağım. Buradan seninle kalkıp bu basamakları ineceğim.
Yerin üstüne in.
Yerin altına çık.
Cama çık, içeri bak. Baktığın yer içerisidir. Senin seçtiğin içerisi. Bana kalırsa bir şeylerin altındaki şeyler daha iyidir. Sana aşağılık demek sevgilim, bir hakaret değildir.
“Beni Taksim’e götür Mahsun.”
turgut uyar: kıştan kalan soğukluk
(…)
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler(…)
Çok uğramadım. Çok geçmedim. Çok geçmeden güneş açtı. Perdeleri açtım. Şimdi baktığım her yeri sarı bir nokta takip ediyor.